KIBRIS’TA ÜÇÜNCÜ MÜZAKERE EVRESİ – X                              

Barış Bir Tarafın Mağlubiyeti Olamaz

Güven, Statüko ve İki Siyasal İradenin Sınavı

Barış Müzakere Masasında Başlamaz

Barış süreçlerinin en temel yanılgılarından biri, çözümün müzakere masasındaki siyasal pazarlıkla başladığının düşünülmesidir. Oysa uzun süreli çatışmalarda asıl sorun yalnızca tarafların hangi anayasal model üzerinde uzlaşacağı değil, birbirlerini nasıl bir siyasal özne olarak gördükleridir.Taraflardan biri diğerini geleceğin eşit ortağından çok sınırlandırılması, etkisizleştirilmesi veya siyasal olarak geriletilmesi gereken bir aktör olarak görmeye devam ettiği sürece, müzakere başlayabilir; fakat barışın siyasal ve toplumsal zemini kurulmuş olmaz.

Kıbrıs sorununun bugün karşı karşıya bulunduğu temel sınavlardan biri tam da buradadır.

Üçüncü Müzakere Evresi henüz kapsamlı bir siyasal al-ver sürecine ulaşmış değildir. Tarafların önünde mülkiyet, toprak, güvenlik, garantiler, yönetim ve güç paylaşımı gibi son derece zor başlıklar bulunmaktadır. Fakat bu başlıklardan önce cevaplanması gereken daha temel bir soru vardır.

Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar birbirlerini gelecekte kurulacak düzenin vazgeçilmez siyasal ortakları olarak mı görüyorlar, yoksa hala birbirlerinin hareket alanını daraltarak avantaj elde etmeye çalışan iki karşıt taraf olarak mı davranıyorlar?

Bu soru teorik değildir. Son dönemde Girne’de yapılması planlanan uluslararası kültürel etkinliğe ve Barcelona’nın kuzeyde gerçekleştirmesi öngörülen çocuk futbol kampına yönelik girişimler, meselenin gündelik siyasal hayatta nasıl karşılık bulduğunu göstermektedir. Burada tartışılması gereken yalnızca Kıbrıs Rum tarafının uluslararası hukuk ve tanınmışlık üzerinden ileri sürdüğü gerekçeler değildir.

Asıl siyaset bilimi sorusu, bu tür davranışların çözüm sürecinde hangi siyasal sonucu ürettiğidir.

Bir politika hukuken savunulabilir olduğu halde siyasal olarak çözümü zorlaştırabilir. Bir taraf açısından statüyü koruyan bir davranış, diğer toplum açısından dışlanma ve eşitsizlik duygusunu yeniden üretebilir. Daha önemlisi, yıllardır uygulanan benzer engelleme politikaları kuzeyin uluslararası statüsünü değiştiren bir sonuç yaratmamışsa, fakat iki toplum arasındaki güvensizliği derinleştiriyorsa, artık yalnızca yöntemin meşruiyeti değil siyasal işlevselliği de sorgulanmalıdır.

Burada Kıbrıs Rum liderliğine özel bir sorumluluk düşmektedir. Bu sorumluluk yalnızca Kıbrıslı Türklere güven vermek değildir. Çözümü, yeniden birleşmeyi ve ortak bir Kıbrıs’ı savunan Kıbrıslı Rumlara da uygulanan politikaların barış hedefine nasıl hizmet ettiğini açıklayabilmek gerekir. Barış isteyen bir topluma sürekli olarak karşı tarafın ne yapması gerektiği anlatılamaz; kendi siyasal liderliğinin barış için hangi davranış kalıplarını değiştirmeye hazır olduğu da gösterilmelidir.

Aynı sorumluluk Kıbrıs Türk liderliği için de geçerlidir. Kıbrıs Rum tarafının her engelleyici davranışını yalnızca statü ve tanınma mücadelesinin kanıtına dönüştürmek, iki toplum arasındaki mesafeyi azaltmak yerine mevcut statükonun dilini yeniden üretebilir. Üçüncü Müzakere Evresi’nin ihtiyaç duyduğu siyasal irade, karşı tarafın hatalarından yeni duvarlar üretmek değil, bu hataları eşitlik, siyasal öznelik ve ortak gelecek talebinin gerekçesine dönüştürebilmektir.

Dolayısıyla yeni dönemin ilk büyük sınavı henüz federasyon veya iki devlet değildir. İlk sınav, iki siyasal iradenin birbirini mağlup edilmesi gereken taraflar olmaktan çıkarıp ortak geleceğin vazgeçilmez aktörleri olarak kabul edip edemeyeceğidir.

Bu nedenle Üçüncü Müzakere Evresi’nde güven artırıcı önlemler tali veya teknik bir müzakere başlığı değildir. Güven, kurulması düşünülen siyasal ortaklığın ön koşuludur.

Birbirinin toplumsal hareket alanını daraltmayı amaçlayarak avantaj kazanmaya çalışan siyasal iradelerden biri veya her ikisi, yarın egemenliği, güvenliği, ekonomiyi ve ortak devlet kurumlarını hangi güven ilişkisi içerisinde paylaşacaktır?

Güven Artırıcı Önlem Yalnızca Yeni Kapı Açmak Değildir

Kıbrıs’ta güven artırıcı önlemler çoğunlukla yeni geçiş noktaları, teknik komiteler, mayınların temizlenmesi veya ortak projeler üzerinden tartışılıyor. Bunların tümü önemlidir. Ancak güven yalnızca tarafların birlikte ne yaptığıyla oluşmaz; birbirlerine ne yapmaktan kaçındıklarıyla da oluşur.

Tam da bu nedenle son dönemde yaşanan iki gelişme önemlidir.

Girne’de düzenlenmesi planlanan uluslararası müzik etkinliğinden Sırp organizatör EXIT’in çekilmesi öncesinde Kıbrıs Rum siyasi çevrelerinden Sırbistan ve organizatörler nezdinde girişimlerde bulunuldu. Benzer biçimde Barcelona’nın kuzeyde çocuklara yönelik gerçekleştirmeyi planladığı futbol kampına karşı Kıbrıs Futbol Federasyonu Başkanı Haris Loizides, İspanya Futbol Federasyonu Başkanı’na müdahale çağrısında bulundu; kamp daha sonra iptal edildi. (Cyprus Mail)

Bu iki olayın hukuki ve diplomatik boyutları elbette tartışılabilir. Kıbrıs Rum tarafı açısından bu girişimlerin temel gerekçesi, kuzeydeki yapının uluslararası alanda normalleşmesine veya dolaylı biçimde tanınmasına yol açabilecek gelişmelerin engellenmesidir.

Ancak,hukuki gerekçe ile siyasal sonuç aynı şey değildir.

Üçüncü Müzakere Evresi açısından sorgulanması gereken tam da bu olacaktır.

Statükoyu Savunurken Statükoyu Yeniden Üretmek

Kıbrıs Rum liderliğinin burada yalnızca Kıbrıs Türk toplumuna karşı değil, çözüm ve yeniden birleşme isteyen Kıbrıslı Rumlara karşı da siyasal bir açıklama sorumluluğubulunmaktadır.

Sorulması gereken soru açıktır.

Kıbrıslı Türk çocukların uluslararası bir futbol organizasyonuna katılmasının veya kuzeyde uluslararası bir kültür etkinliği yapılmasının engellenmesi, Kıbrıs’ın yeniden birleşmesine hangi somut katkıyı sağlamaktadır?

Daha önemlisi, bu politikalar bugüne kadar kuzeyin statüsünü değiştiren nasıl bir sonuç üretmiştir?

Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası tanınmışlık sorunu devam etmektedir. Fakat aynı şekilde adanın bölünmüşlüğü de devam etmektedir. Dolayısıyla onlarca yıldır uygulanan dışlama ve engelleme mekanizmalarının statükoyu ortadan kaldırmak yerine kimi durumlarda statükonun toplumsal ve psikolojik koşullarını yeniden üretip üretmediği artık ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Bu noktada bir ayrım yapmak gerekir.

Bir devletin kendi uluslararası hukuk tezini savunması anlaşılabilir bir davranıştır. Fakat barış sürecindeki siyasal liderliğin görevi yalnızca mevcut hukuki pozisyonu korumak değildir. Aynı zamanda gelecekte kurulmak istenen düzenin toplumsal koşullarını hazırlamaktır.

Statüyü koruyan her politika barışı ilerleten politika değildir.

Güven Çelişkisi

Üçüncü Müzakere Evresi açısından burada temel bir güven çelişkisi ortaya çıkmaktadır. Kıbrıs Rum liderliği bir taraftan çözümü, yeniden birleşmeyi ve ortak geleceği savunurken, diğer taraftan Kıbrıs Türk toplumunun kültürel, sportif ve uluslararası temas alanlarını sınırlandıran girişimlerde bulunmaktadır.

Bir tarafta “Geleceği birlikte kurmak istiyoruz” mesajı verilirken, uygulamada Kıbrıs Türk toplumunda “Bugünkü uluslararası hareket alanınızın genişlemesini istemiyoruz”algısının oluşması kaçınılmazdır. Asıl sorun, ortak gelecek söylemi ile bugünkü siyasal davranış arasındaki bu çelişkidir.

Üstelik bu tür engellemeler kuzeyin uluslararası statüsünü değiştiren bir sonuç da üretmemiştir. Buna karşılık dışlanmışlık duygusunu ve çözüme yönelik güvensizliği büyütme riski taşımaktadır. Birlikte yaşama iradesi, karşı tarafın alanını daraltarak değil, ortak bir siyasal alanı paylaşmaya hazır olduğunu göstererek inandırıcılık kazanır.

Bu nedenle güven artırıcı yaklaşım tali bir mesele değildir; gelecekte kurulması düşünülen ortaklığın bugünden sınanan siyasal zeminidir.

BM Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín’in güven artırıcı önlemleri yalnızca sembolik jestler olarak değil, gelecekteki siyasal düzenin çalışıp çalışamayacağını gösteren pratik araçlar olarak değerlendirmesi bu nedenle önemlidir. (Cyprus Mail)

Ortaklık yalnızca anayasa metninde öğrenilmez.

Ortaklık, çözümden önce de uygulanması gereken bir siyasal davranış biçimidir.

Rum Liderliğinin Kendi Toplumuna Karşı Sorumluluğu

Bu nedenle Hristodulidis liderliğinin sorumluluğunu yalnızca Kıbrıslı Türklere güven vermek üzerinden değerlendirmek eksik kalır.

Kıbrıs Rum toplumunda yıllardır federasyonu, yeniden birleşmeyi ve iki toplumun ortak geleceğini savunan önemli bir toplumsal kesim bulunmaktadır. Rum liderliğinin, uyguladığı politikaların bu insanlara “nasıl bir ortak gelecek perspektifi ürettiğini açıklama sorumluluğu” da vardır.

Barış isteyen bir topluma yalnızca karşı tarafın ne yapması gerektiği anlatılamaz.

Kendi tarafının barış için neyi farklı yapmaya hazır olduğu da anlatılmalıdır.

Aksi durumda çözüm, karşı tarafın önce değişmesini, geri çekilmesini veya zayıflamasını bekleyen koşullu bir siyasal hedefe dönüşür.

Bu ise bizi Kıbrıs sorununun daha temel problemine götürmektedir.

Barış Bir Tarafın Mağlubiyeti Olamaz

Kıbrıs’ta iki toplumdan herhangi biri çözümü diğerinin siyasal mağlubiyeti üzerinden düşünüyorsa, kurulacak yapının adı barış olsa bile sürdürülebilirliği tartışmalı olacaktır.

Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türkleri uluslararası yalnızlık içerisinde tutarak çözüme zorlaması da, Kıbrıslı Türklerin Türkiye’nin bölgesel ve askeri gücünü kullanarak Kıbrıslı Rumlara kendi çözüm anlayışını kabul ettirmeye çalışması da aynı temel soruna çıkar.

Güç üzerinden ortaklık kurma arayışı.

Siyasal ortaklık mağlup ve galip üretmez.

Bu nedenle ilke iki taraf için de aynı olmak zorundadır. Bir Kıbrıslı Rum gencinin kaybı Kıbrıslı Türklerin kazanımı olmadığı gibi, bir Kıbrıslı Türk gencinin dünyayla temasının engellenmesi de Kıbrıslı Rumların siyasal kazanımı sayılamaz. Erhürman’ın Barcelona tartışmasında bir toplumun gencinin yaşadığı üzüntünün diğer toplumun sevincine dönüşmemesi gerektiği yönündeki yaklaşımı, sorunun insani olduğu kadar siyasal boyutunu da göstermektedir.

 

 

Barış, karşı tarafın kaybetmesini gerektirmeyen bir gelecek tasavvurudur.

İki Siyasal İradenin Sınavı

Bu yaklaşım Kıbrıs Türk liderliğini de sorumluluktan muaf tutmaz.

Kıbrıs Türk tarafının görevi yaşanan her engellemeyi yalnızca “Rumların izolasyon politikası” söylemine dönüştürmek değildir. Böyle bir dil kısa vadede iç siyasette karşılık bulabilir; fakat uzun vadede iki toplumlu çözüm siyasetini güçlendirmez.

Asıl mesele, Kıbrıslı Türklerin uluslararası temas talebini ayrı bir devletin tanınması tartışmasına sıkıştırmadan, bir toplumun dünyayla ilişki kurma, kültür, spor, ekonomi ve sivil yaşam alanlarında özne olabilme hakkı üzerinden anlatabilmektir.

Benzer biçimde Kıbrıs Rum liderliği de uluslararası tanınmışlığını yalnızca karşı tarafın hareket alanını sınırlayan bir kapasite olarak değil, gelecekte kurulabilecek ortaklığın güvenini büyüten bir imkan olarak kullanıp kullanmayacağına karar vermek durumundadır.

Üçüncü Müzakere Evresi’nin gerçek sınavlarından biri tam olarak burada ortaya çıkıyor.

İki taraf sahip oldukları gücü birbirlerinin kapasitesini azaltmak için mi, ortak siyasal kapasite yaratmak için mi kullanacaktır?

Statükonun Kararsızlığı

Kıbrıs’taki mevcut durum çoğu zaman “statüko” olarak tanımlanıyor. Oysa statüko durağan değildir. Her yeni kuşak, her yeni bölgesel kriz, her yeni ekonomik ve siyasal ilişki adadaki fiili ayrışmayı yeniden biçimlendirmektedir.

Bu nedenle mevcut durumun sonsuza kadar aynı koşullarda sürdürülebileceğini varsaymak da yanıltıcıdır.

IX. yazıda ortaya koyduğumuz gibi Doğu Akdeniz’de değişen güç dengeleri çözümsüzlüğün maliyetini yükseltmektedir. X. yazının buna eklediği boyut ise;

Çözümsüzlüğün yalnızca jeopolitik değil, güvene ilişkin bir maliyeti de birikmektedir.

Toplumlar birbirlerinden uzaklaştıkça ortak devlet kurmak teknik olarak mümkün olsa bile toplumsal olarak daha zor hale gelecektir.

Dolayısıyla güven artırıcı önlemler müzakerenin yan ürünü değildir.

Müzakerenin toplumsal altyapısıdır.

 

 

Önce Birbirimizi Yenmekten Vazgeçmek

Kıbrıs’ta artık yalnızca hangi çözüm modelinin mümkün olduğunu değil, o çözümü taşıyabilecek siyasal kültürün bulunup bulunmadığını tartışmak gerekiyor.

Henüz kapsamlı siyasal pazarlık başlamadan kültürün, sporun, gençlerin veya gündelik temasların siyasal mücadelenin araçlarına dönüştürülmesi, gelecekte çok daha zor başlıklarda kurulması gereken güven açısından ciddi bir uyarıdır.

Birbirinin çocuklarının futbol oynamasına, sanatçılarının buluşmasına veya toplumlarının dünyayla temas kurmasına tahammül edemeyen bir siyasal yapıdan yarın egemenliği, güvenliği, ekonomiyi ve ortak kurumları paylaşmasını beklemek kendi içerisinde bir çelişki taşır.

Bu nedenle Üçüncü Müzakere Evresi’nin ilk demokratik ilkesi açık olmalıdır.

Hiçbir toplum diğerinin mağlubiyeti üzerinden barış kuramaz..

Kıbrıs’ta sürdürülebilir çözüm, taraflardan birinin diğerini siyasal olarak gerilettiği noktada değil; iki toplumun birbirini ortadan kaldırılamayacak, dışlanamayacak ve geleceğin kuruluşunda vazgeçilemeyecek “eşit siyasal iradeler” olarak kabul ettiği noktada başlayacaktır.

Barış, ortak bir devlet kurmaktan önce, iki siyasal iradenin birbirini mağlup edilmesi gereken taraflar olarak görmekten vazgeçmesiyle başlar.

The post Barış Bir Tarafın Mağlubiyeti Olamaz appeared first on Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber.

Kaynak: Havadis Kıbrıs