Dünyanın birçok coğrafyasında savaşlar, çatışmalar, ateşkesler ve çözüm arayışları sürüyor. Her birinin tarihi, tarafları ve nedenleri farklı. Fakat insanların temel beklentisi değişmiyor;güven içinde, barış içinde ve insan onuruna yaraşır bir yaşam.

Kıbrıs’ta yarım yüzyılı aşan bölünmüşlüğün kalıcı bir barışla sonuçlanması bu nedenle yalnızca diplomatik bir başarı olmayacaktır. İki toplumun geleceğini yeniden birlikte kurabilmesi, yaşadığımız coğrafya açısından da önemli bir demokratik kazanım olacaktır.

Ancak çözüm ile barışı birbirinden ayırmadan bunu tartışmak mümkün değildir.

Her barış siyasal bir çözüm gerektirir; fakat her siyasal çözüm barış üretmez.

Bir anlaşma imzalanabilir. Yetkiler paylaşılabilir, güvenlik düzenlemeleri yapılabilir, yeni kurumlar kurulabilir. Uluslararası aktörler ortaya çıkan yapıyı destekleyebilir. Bunların tümü çözümün parçalarıdır. Barış ise toplumların o düzeni güvenli, adil ve yaşanabilir ortak bir gelecek olarak benimseyebilmesiyle anlam kazanır.

İlişkimiz Sıfır Değil, Ama Yeterli mi?

Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların birbirleriyle kurdukları ilişkiler çözüm sürecini doğrudan etkiliyor. Geçiş noktaları, iki toplumlu çalışmalar, sendikaların, meslek örgütlerinin ve sivil toplumun temasları, kültürel etkinlikler, kişisel dostluklar ve ortak girişimler küçümsenemez.

Dolayısıyla iki toplum arasındaki ilişki sıfır değildir; sıfırdan büyüktür.

Fakat burada kendimizi kandırmamak gerekir.

Bu temasların varlığı, ortak yaşam düşüncesinin iki toplum tarafından yeterince içselleştirildiğini göstermiyor. Yarım yüzyılı aşan ayrılık boyunca farklı siyasal alanlarda yaşayan, farklı tarih anlatılarıyla yetişen ve birbirinden farklı güvenlik kaygıları taşıyan iki toplumsal yapı oluştu.

Bu gerçekliği birkaç ortak etkinlikle aşılmış sayamayız.

Asıl soru, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların birbirlerini yalnızca görüşülmesi gereken “diğer toplum” olarak mı, geleceğin kurulmasında vazgeçilmez bir ortak olarak mı gördükleridir.

Gerçek barış, karşı tarafın varlığına tahammül etmekten daha fazlasını gerektirir. Onun haklarını kendi haklarının kaybı, güvenliğini kendi güvenliğinin karşıtı olarak görmemeyi gerektirir.

Ortak Yurt Aynılaşmak Değildir

Burada “ortak yurt” kavramını da doğru yere oturtmak gerekir.

Ortak yurt bilinci, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların aynılaşması değildir. İki toplumun aynı tarih anlatısını benimsemesi, aynı kimliği taşıması veya geçmişe aynı yerden bakması da beklenemez.

Kıbrıs’ın toplumsal gerçekliği zaten çoğuldur.

Ortak yurt bilinci; farklı kimliklere, farklı tarihsel hafızalara ve siyasal aidiyetlere sahip iki toplumun, aynı coğrafyanın geleceği üzerinde birbirlerinin eşit söz hakkını kabul etmesidir.

Bunun için geçmişi unutmak değil, geçmişin geleceği sürekli rehin almasını önlemek gerekir. Bu noktada güven belirleyici hale geliyor. Ancak güveni yalnızca müzakerelerin başlaması için gerekli bir ön koşul olarak görmek de eksik kalır. Toplumların önce birbirlerine tamamen güvenmelerini, ardından siyasal ortaklık kurmalarını beklemek gerçekçi değildir.

Bazen süreç tersinden işler. İnsanlar birlikte çalıştıkça, ortak sorun çözdükçe, birbirlerinin yaşam alanlarına temas ettikçe güven gelişir.

İşte barışın siyasal mühendisliği burada başlar.

Barışı Kurumlara ve Gündelik Hayata Taşımak

Siyasal mühendislik yalnızca devletin nasıl yönetileceğini, yetkilerin nasıl paylaşılacağını veya hangi tarafın hangi kurumda ne kadar temsil edileceğini belirlemek değildir.                       Kıbrıs açısından daha önemli bir soru vardır.

Kurulacak düzen, iki toplumun yalnızca birlikte yönetilmesini mi sağlayacak, yoksa birlikte yaşama kültürünü de güçlendirecek mi?

Eğitimden çevreye, yerel yönetimlerden ekonomiye, kültürden gençliğe, sağlıktan afet yönetimine kadar ortak yaşam alanları bunun için önemlidir. İki toplumun günlük hayat içerisinde ortak sorunlara birlikte çözüm üretmesi, gelecekte kurulacak siyasal ortaklığın toplumsal zeminini de güçlendirebilir.

Bu alanları yalnızca “güven artırıcı önlem” olarak görmek yeterli değildir. Bunlar aynı zamanda gelecekte kurulmak istenen ortak yaşamın bugünden deneyimlenebileceği alanlardır.

Barışın sürdürülebilirliği de biraz burada aranmalıdır. İki toplum iş birliği yaptığında ortak yarar üretebilmeli; birbirini dışladığında ise bunun yalnız karşı tarafa değil, kendisine de maliyet yarattığını görebilmelidir.

Başka bir ifadeyle, barış yalnızca iyi niyete bırakılamaz. Birlikte yaşamayı mümkün ve sürdürülebilir kılan kurumlara da ihtiyaç vardır.

Güç Bir Anlaşma Üretebilir, Barışı Değil

Elbette Kıbrıs, çevresindeki güç ilişkilerinden bağımsız değildir. Dünyadaki birçok çözüm sürecinde olduğu gibi burada da asimetrik güç ilişkileri, güvenlik kaygıları, ekonomik çıkarlar ve bölgesel hizalanmalar etkili olacaktır.

Önceki yazılarda tartıştığım değişen Doğu Akdeniz dengeleri de Kıbrıs’ın önünde yeni bir siyasal alan açıyor. Ancak bu noktada aynı yanılgıya yeniden düşmemek gerekir.

Jeopolitik olarak mümkün hale gelen her çözüm, toplumsal olarak barış anlamına gelmez.

Güç dengeleri tarafları masaya taşıyabilir. Uluslararası sistem bir anlaşmayı gerekli görebilir. Diplomasi karşılıklı bir al-ver zemini yaratabilir. Fakat ortaya çıkan düzen toplumlar tarafından içselleştirilmemişse, çözüm bir süre sonra yeni bir statükoya dönüşebilir.

Bu nedenle mesele jeopolitiği reddetmek değildir. Kıbrıs’ın Türkiye, Yunanistan, Avrupa Birliği ve daha geniş bölgesel dengelerden bağımsız bir siyasal geleceğe sahip olacağını düşünmek gerçekçi olmaz.

Mesele, bu gerçekliğin Kıbrıslıların iradesinin yerine geçmemesidir.

Çözümden Sonra Ne Olacak?

Üçüncü Müzakere Evresi’ne ilişkin asıl sorunun giderek burada yoğunlaştığını düşünüyorum.    Yıllardır “çözüm olacak mı?” diye soruyoruz. Belki artık bunun yanına başkabir soru koymanın zamanı gelmiş olmalı.

Çözüm olursa, barışı nasıl yaşayacağız?

Çünkü çözüm günü ile barışın başladığı gün aynı gün olmayabilir.                                                  Bir anlaşmanın altına atılan imza siyasal çatışmanın bir dönemini kapatabilir. Fakat ortak yaşam, ertesi sabah başlayacak çok daha uzun bir toplumsal süreçtir. Güvenin, karşılıklı kabulün, ortak kurumların ve ortak yurt duygusunun kuşaklar boyunca yeniden üretilmesi gerekir.

Bu nedenle Üçüncü Müzakere Evresi’nin başarısını yalnızca yeni bir anlaşmaya ulaşılıp ulaşılmadığıyla ölçmek eksik kalacaktır. Asıl başarı, jeopolitik koşulların mümkün kıldığı çözüm ile Kıbrıslıların içselleştirebildiği barış arasındaki mesafeyi kapatabilmek olacaktır.

Kıbrıs’ın önündeki mesele artık yalnızca hangi çözüm modelinin kurulacağı değildir. Kurulacak düzenin iki toplumu yan yana tutan bir siyasal sözleşmeden, birlikte yaşamayı üreten bir toplumsal düzene dönüşüp dönüşemeyeceğidir.

Çözüm imzalanabilir. Barış ise imzalanmaz; yaşanır, içselleştirilir ve birlikte yeniden üretilir.

Yarım yüzyılın ardından Kıbrıs’ın gerçek başarısı da bu olacaktır.

Mahmut Kanber
Siyaset Bilimci | Araştırmacı | Yazar

The post Ortak Yurt, Toplumsal Güven ve Barışın Siyasal Mühendisliği appeared first on Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber.

Kaynak: Havadis Kıbrıs